Babamın Bavulu-Tüfeği ve Melayê Cizîrî

İki ayrı dünyaya ait iki ayrı çocuğun dünyası kimi zaman ne çok benzer birbirine, kimi zaman ne çok “öteki”dir diğerinin dünyası kadar… Bazen bu ayrılık Doğu ve Batı kadar farklılık arz eder, bazen de İstanbul kadar aynılık…

Orhan Pamuk’un Nobel ödülünü alma öncesi yaptığı konuşma, bana iki çocuğu ve iki çocuğun dünyasını bir arada izleme fırsatı verdi. Sadece bir terkip ve tamlama benzerliği miydi bilmem ama Babamın Bavulu bana gayri ihtiyarî bir şekilde Babamın Tüfeği’ni hatırlattı. Orhan Pamuk’un ayakta alkışlandığı ve “işte Nobel’e yaraşır edebî metin” denilen Babamın Bavulu konuşması beni “Adım Azad Şero Selim. Selim Malay’ın torunuyum. Dedem, güçlü bir mizah anlayışına sahipti. Özgür topraklarda bir Kürt olarak doğduğunu söylerdi. Ardından Osmanlılar geldi ve dedeme şöyle dediler: Sen Osmanlısın ve o bir Osmanlı oldu… İngilizler Irak’ı icat ettiler, dedem bir Iraklı oldu, fakat bu yeni sözcüğün gizemini asla çözemedi: Irak, ve son nefesine kadar asla Iraklı olmaktan gurur duymadı; oğlu yani babam Şero Selim Malay da öyle. Ama ben Azad, o zamanlar hâlâ bir çocuktum.” diyen Hiner Selim’in çocuk dünyasına götürdü…

Orhan Pamuk’u, İsveç Kraliyet Akademisi’nde ödülü alışında televizyon ekranlarından izlerken Benim Adım Kırmızı’nın zevki bende hâlâ etkisini koruyordu. “Neden yazıyorum?” sorusuna kendi cevaplarından biri “Hikâye anlatmak için değil, hikâye kurmak için yazıyorum” olan Orhan Pamuk’un çocukluk hikâyesi de ne çok benziyor Azad Şero Selim’in hikâyesine ve de ne çok farklı iki hikâye…

Her şeyden önce Babamın Bavulu’nu ilk elde çağrıştırdığı Babamın Tüfeği izleğinde okurken Orhan Pamuk’taki çocukluk hayalleri ile hırsın, Selim’de ne kadar benzer yönlerde var bulunduğunu gördüm/hatırladım. Her ne kadar ressamları ve ustaları farklı olsalar da ikisindeki resim hayranlığı bu iki metni karşılaştırmaya götürdü beni. Evet, Pamuk’un ressamları usta idiler, Herat’ın ünlü ressamları ve “tutkuyla aynı atı yıllarca çize çize ezberleyen, hatta güzel bir atı gözü kapalı çizebilen İranlı eski nakkaşlar”dı. Selim’in ressamı ise “gizli teşkilat tarafından götürüldükten sonra, bir daha hiç ortaya çıkmadı. Annesiyle babası, onun sülfürik asitte eritildiğini düşünüyorlar” dediği ve böylece künyesini çizdiği, biyografisini yazdığı Ressam Sami idi…

Babamın Bavulu ile Babamın Tüfeği aslında tamlama olarak ne çok benzer birbirine ama “bavul” ile “tüfek” kelimelerinde tek bir harf ve ses bile aynı değil… Pamuk, sırf yazmak için Paris’e gidip otel odalarında “yazmak” eylemini gerçekleştiren ve dönüşte de “Paris kaldırımlarında nasıl sık sık Sartre’ı gördüğünü anlatır, okuduğu kitapları ve gördüğü filmlerden çok önemli haberler veren biri gibi heyecanla ve içtenlikle söz ederdi” diye tanıttığı bir babanın yanında ve bin beş yüz kitaplı kütüphanesi içinde büyürken, Hiner Saleem “O gün ailemizden yedi erkeği kaybettik. Kaçtık. Ben hâlâ bir çocuktum” diye tasvir ettiği bir çocukluk dünyasına aitti… Orhan Pamuk daha sonra İstanbul’u anlatan eserinde neredeyse bütün hayatını geçirdiği bu şehrin tek tek sokaklarını, köprülerini, insanlarını, köpeklerini, evlerini, camilerini, çeşmelerini, tuhaf kahramanlarını, dükkânlarını tanıdık kişilerini bire bir yaşamıştır. Hatta “bir noktadan sonra, hayal ettiğim bu dünya da benim elimden çıkar ve kafamın içinde yaşadığım şehirden daha da gerçek olur” dediği hikâyelerindeki gerçek İstanbul’da yaşamıştır. Hiner Saleem ise “Annemin yüzündeki gülümseme kaybolmuştu, öldürülen erkek kardeşinin ve ailenin diğer altı ferdinin yasını tutuyordu. Ama ben hâlâ bir çocuktum” cümlesinde yaşıyordu, ya da Sami’nin resimlerinde: “Sami artık sadece Kürt kızlarını resmetmiyordu. Tablolarından birisi, karlı dağın üzerine konmuş dört kekliği temsil ediyordu. Bu, dört ülke arasında parçalanmış olan vatanımızın sembolüydü. Benim en sevdiklerimden bir tanesi, karizmatik General Barzanî’nin bir portresiydi. Başı dik, geleneksel kıyafetler giymişti, kuşağının içinde hançer, belinde bir tabanca vardı, tüfeğinin ucu omzunun arkasından görünüyordu. Ne büyük adam!

Ne kadar benzer ve ne kadar ayrı iki çocuk ve iki çocuk dünyası..! Birinde içinde Sami’nin çizdiği resimlerin bulunduğu dünyanın en harika ve en tanınmamış edebî eseri olan Melayê Cizîrî’nin Dîwan’ı ilham kaynağı iken birinde “Yerel, milli bir dünya ile Batı dünyasının karışımıdır benim dünyam” diye anlatılan dünya…

Odasına kapanıp edebiyat ile ilişkinin ve yazar olmanın ancak böyle vücuda geleceğini ifade eden Orhan Pamuk, işsiz güçsüz bir şekilde ve sadece günde on saat roman yazıp kendine bir dünya kurarken; Hiner Saleem’in ise en güzel hüneri hayatında ilk defa gördüğünü görürüz: “Kaçak gazete Xebat, yasallaşmıştı, artık bundan böyle bu gazeteyi rahatça edinebildik. Bir gün babam kolunun altında gazete ve koca bir kitapla geldi. Bunlar Melayê Cizîrî’nin şiirleriydi. Ne harika bir kitaptı! Her şiir bir resimle süslenmişti. Artık bütün radyoları, Bağdat Radyosu, İsrail Radyosu, Moskova Radyosu ve Amerika’nın Sesi’ni dinledikten sonra, gecenin geç saatlerinde babam koca kitabı alıyor, çok güzel bir Kürtçeyle yazılmış olan şiirleri okuyordu bize. Hayal gücünü serbest bırakarak bize bunları yorumluyordu. Ama beni esas büyüleyen şey, şiirlerin karşılarında bulunan muhteşem resimlerdi. Hayatımda ilk kez resim görüyordum ve bu sihirli sanatı keşfedince alt üst olmuştum. Bu resimlerin bu kadar güzel olmalarının sebebi, şiirlerin çok güzel olmasıdır diye düşünüyordum.

……….

Orhan Pamuk’un Nobel ödülünü alması ve Baba Bavuldan bahsetmesi işte beni Hiner Selim’e ve birçok (hepsi de resimsiz) nüshasını gördüğüm ve kutsal bir kitap addettiğim Mela’nın Dîwan’a götürdü… Resim hayranı iki insanı bana bir arada düşündürttüğü ve resmettirdiği için, beni döne döne okuduğum Melayê Cizîrî’ye tekrar götürdüğü için Babamın Bavulu’na teşekkürler…

18.02.2007

admin hakkında

Ayhan Geverî: Navê wî yê resmî Ayhan Tek e û di sala 1980ê de li Geverê hatiye dinyayê. Di sala 2003yê de ji beşa ziman û edebiyata Tirkî ya Zanîngeha Stenbolê mezûn bû. Li Zanîngeha Wanê jî di eynî beşê de lîsansa xwe ya bilind temam kir û niha jî di Zanîngeha Bilkentê de doktorayê diket. Di sala 2011ê de jî li Zanîngeha Mûş Alparslanê di beşa ziman û edebiyata Kurdî de dest bi mamostetiyê kir. Nivîsên wî di gelek kovarên Kurdî û Tirkî de belav dibin û bi navê Leyl-name (2006) ve Antolojiya Çîrokên Nûbiharê (2008) du berhemên wî çap bûne û li ser “Jiyan û Berhemên Evdirrehîm Rehmî Hekkarî” jî xebatek wî heye ku hê temam nebûye.
Bu yazı Türkçe kategorisine gönderilmiş. Kalıcı bağlantıyı yer imlerinize ekleyin.

Bir Cevap Yazın

E-posta hesabınız yayınlanmayacak. Gerekli alanlar * ile işaretlenmişlerdir

Şu HTML etiketlerini ve özelliklerini kullanabilirsiniz: <a href="" title=""> <abbr title=""> <acronym title=""> <b> <blockquote cite=""> <cite> <code> <del datetime=""> <em> <i> <q cite=""> <strike> <strong>